16 Mart 2012 Cuma

Pre-Nekahat Günlerim

Naber SeS?

Bir haftadır daha önce hiç tatmadığım bir şeyi tattım. Adı: Kesintili Hastalık. Kriz sonrası uygulanan Planlı Elektrik Kesintisi gibi hasta olmaktan ibaret bu Kesintili Hastalık. Asla tam olarak teşhis koyamayacağın kadar ARA bir şiddette geçen grip-üsye-nezle-mide üşütmesi-gıda zehirlenmesi geçirdiğini düşün.İşte Kesintili Hastalık da tam olarak bu oluyor. Gerçekten o kadar kötü bir histi ki bir an evvel adını ARAF koyacağım bir sanat eserine girişmeye karar verdim. Sonra bu fikrin çoktan Elif Şa-fuck ve beribenzerleri tarafından gerçekleştirildiğini fark edip yorganı biraz daha yukarı çektim.

Beni hayatta en mutlu eden şey ne yazık ki ayağımdaki kumları tam anlamıyla temizleyebildiğim dalgayı yakalamak değil, beni fani dünyada en mutlu eden şey yorganı yukarı çekmek. Bunun nedeninden tam olarak ben de emin değilim. Uzun boylu olduğumu mu yoksa yatakta olduğumu mu hatırlattığı için bilmiyorum ama yorganı yukarı çekmek gerçekten bende muazzam bir yenilenme hissi ve enerjisi yaratıyor. İnsanların yeşil bir elmayı DİŞLERKEN almayı umdukları tazeliği ben yorganı yukarı çekip sıcak kumaşı soğuk yerlerime, soğuk kumaşı da sıcak yerlerime temas ettirdiğimde alıyorum. Şimdi fark ediyorum ki "yerlerime" kelimesinin altında yatan cinsel imaların tamamı Teoman'dan kaynaklanmakta.

Kesintili hastalığı gayet kesintisiz bir öksürükle geride bıraktığım şu güneşli İstanbul sabahında çalışıyor olmaktan gurur duyuyorum. Zira hiçbir şey sabah erken kalkıp DERSE gitmek kadar kötü olamaz. Bu noktadan sonra hayatımın her anını bir kar olarak kabul ediyorum.

Önümde iki günlük harika bir hafta sonu tatili var ve ben umarım bu hafta sonu son 26 HAFTASONU VE OKUL TATİLİ döneminde yapamadığım şeyi yapar ve yorganı biraz daha yukarı çekebileceğim sağlıklı iki gün geçirirm. Gerçekten yatakta bir sonraki günü düşünmeden uyumayı o kadar çok istiyorum ki. O gün içerisinde bir şey yapmayacak olmak benim için hiç önemli değil. Önemli olan yarın hiçbir şey yapmayacağını bilerek geçirebileceğim boş bir güne sahip olmak. Allah Cumartesi'lerden razı olsun.

14 Mart 2012 Çarşamba

Kony Kony Kony İşte Meydany

La bebeler,
Dediğim gibi izledim Kony 2012 videosunu, yarım saat sürüyor. Özet geçiyorum hazır olun:
Bir tane sarışın bi abi var, kendi gibi sarışın sevimli bir oğlu var. Ancak kendisinin ne iş yaptığını tam olarak anlamış değilim ya da aklımda kalmamış. Kendisinin -buraya dikkat- on yıl önce Uganda'da Jacob adında bir çocukla yolları kesişiyor. Joseph'in kardeşini bu Kony tayfası öldürmüş. Hatta Jacob ile yapılan bir görüşmede çekilen videoda kafasını kestiklerinden bahsediyor. Buraya kadar her şey ayıp, iğrenç, insanlık dışı.
Anladığım kadarıyla yürütülen kampanyanın olayı Kony'nin bugüne kadar tanınmamış olması sebebiyle bu olayın 26 yıldır devam ettiğini insanlara anlatıp milleti AYIKTIRMAK.
Bağışlar toplanmış, communityleri büyümüş de büyümüş vs. de vs...
Zurnanın zırt dediği yere geliyorum:
Hadi bu adam -videoda adı geçiyor ama bakın o da aklımda kalmamış- 10 yıldır ayık, government da haberdarmış adamın dediğine göre; ama US Gov. olarak böyle bir riske girme taraftarı değilmiş. Velhasıl US of A 100 kadar advisor askerini Uganda'ya göndermeye karar veriyor in order to capture Kony. Hatta arada Uluslararası Ceza Mahkemesi üyesi bir emmi de konuşuyor, yargılanmalı diyor. Söylemeliyim ki Muammer Kaddafi'nin de bulunduğu kıçı tekmelenecekler listesinde #1 olmuş, top yapmış bu Kony...
Anam bu US Government olaya eğildikten sonra Rihanna, Jay-Z, Angelina Jolie (gudubet karı), Bill Gates gibi celebrityler de aman tanrım bir duyarlılaşmış, bir duyarlılaşmış sormayın... Politik kanattan da Bill Clinton ve türevleri başı çekiyor, kampanyayı destekliyor.
Sorular:
1. 26 yıldır bunca çocuğu kaçıran, ailelerinden ayıran, seks kölesi-asker haline koyan bu adamı bulmak ne kadar zor olabilir?
2. Videoda "rebel army" olarak geçen bu silahlı insanların silahlarını da yaşları 10-16 arasında değişen çocuklar mı üretiyor? Gaipten mi iniyor bu silahlar? İran mı satıyor? Suriye mi para veriyor?
3. Joseph Kony kimdir? Neyin nesidir? Backgrounduyla ilgili zerre bilgi duyduysam ya İngilizce bilmiyorum ya da götümle izledim bu videoyu.
4. Bu adamın aklına video yüklemek ne zaman geldi? Video expires in 2012 geyiği nedir kafam hiç almadı anlayan beri gelsin.
Öptüm kib bye, belki unuttuğum atladığım bişey vardır ama ne biliyim lan izledim işte aklımda kalan bu. Kimse de bana gelip Kony Mony demesin. Sağlam esrara düşüyodur o adam.

1 Mart 2012 Perşembe

Number One'la Hastalık Arası Bir Yer

Naber Simit Sarayı?

İki gündür gerçek anlamda bilinçli olarak yapmaya karar verdiğim tek fiil Muppet Show Intro'sunu youtube'da tekrar tekrar izlemek. Çünkü korkunç derecede hastayım ve her hasta oluşumda olduğu gibi yine öleceğimi zannediyorum. Gerçekten gecenin bir yarısında her uyandığında aklında sürekli olarak ölüm gelen başka kaç kişi var çok merak ediyorum. Post-17 Ağustos jenerasyonunda bu gece yarısı uyanmaların tek sonucu "acaba deprem mi olacak" korkusudur. Ancak ben yaklaşık iki yıldır gece yarası her uyanışımda sadece ölmüş olup olmadığımı merak ediyorum. Neden hep uykumuzda öleceğimizi zannederiz? Gerçekten bilmiyorum. Bu sorunun cevabının çok işime yarayacağını da zannetmiyorum. Muhtemelen bir hafta sonra yine gece yarısı uyanıp ölüp ölmediğimi kontrol edeceğim.

Bu kadar "weirdo" bir paragraftan sonra ne söylesem boş biliyorum ancak gerçekten TÜM DÜNYAYA haykırmak istediğim bazı şeyler var.

Number One diye bir kanal hala var mı? Uzun zaman önce odadaki televizyonun kanal ayarını GERİ DÖNÜŞTÜRÜLEMEYECEK şekilde bozduğum için Number One, 50 kanallık kapsama alanı içinde mi değil mi onu bile bilmiyorum. Ancak aynı Eurosport'un televizyonda iki kanalı da işgal etmesi beni çok üzüyor. Sana da Eurosport, salonun bir duvarı BOYDAN BOYA CAM olan ve bayır aşağı manzarası olan evler için var olan bir kanal gibi gelmiyor mu? Hakikaten ne zaman Eurosport'a denk gelsem kendimi BENDEN DAHA ZENGİN bir arkadaşıma misafirliğe gitmiş gibi hissediyorum. Sürekli olarak iki ayağını üst üste koyma ihtiyacı duyduğun o seninkinden daha geniş ve daha temiz görünen evler. Hani es kaza duvarında boya çatlağı görürsen "zenginler de bizim gibi insan" düşüncesiyle teselli bulduğun o evler işte.

Sonuçta Number One'ın Turksat ve Dünya arasındaki anlaşılmaz trafikte kendine ait bir yere hala sahip olup olmadığını merak ediyorum. Sanırım hala var. Çünkü etrafta Price Tag diye bir şarkı var ve o şarkıyı dünya üzerinde gönül rahatlığıyla, kendini iyi bir iş yapıyormuş gibi hissederek yayımlayabilecek tek kanal Number One.

Bu kadar fazla Number One'dan bahsettikten sonra kaçınılmaz olarak Starsailor - Poor Misguided Fool izlemem lazım ancak ben şansımı The Avalanches - Since I Left You'dan yana kullanıyorum. Umarım iyileşirim.



27 Şubat 2012 Pazartesi

Mr President


Naber lan SuSuKuBu?

Bugün İstanbul'a 198123. kere yağmur yağıyor. Olumsuz hava koşulları konusunda konuşmaktansa icraate bakar ve evden 15 dakika önce çıkarak kendimi yeterince önlem aldığıma ikna ederim. O yüzden bence bu konu hakkında söylenebilecek en doğru sözü yazarak bu konuyu kapatabilirim

Boşver
Merhum Başvekil Adnan Menderes (a.s)   

Yarın ilk defa okula gideceğim için ne kadar üzülsem az. Bu sabah, yarın okula gideceğim için (uzun vadeli planları severim erkeği) o kadar sinirliydim ki bir an için hiç yapmadığım bir şeyi yapıp OKULA HİÇ GİTMEMEYİ düşündüm. Sonra bir BAKKAL TAVSİYESİ kadar mantıklı bir şekilde "Olur mu lan öyle şey?" diyerek kendimi kararımdan caydırdım.

Bu sıralar içimden bir his bana Ahmet Kenan Evren'in öleceğini söylüyor. Evet Kenan Evren'in ön adının AHMET olması seni de şaşırttı biliyorum tıpkı Turgut Özal'ın ön adının HALİL olduğunu öğrendiğinde şaşırdığın zaman gibi. Gerçekten şu sıralar gündem tam olarak bir eski Cumhurbaşkanı gömdürecek kıvamda. 

Bu arada zamanın bir noktasında Ahmet Necdet Sezer diye bir Cumhurbaşkanımız olduğunu gerçekten kim hemen hatırlayabiliyor? Ahmet Necdet Sezer bence bu bakımdan kesinlikle 2000'lerin Cevdet Sunay'ıdır. 

CHP'nin anlamsızca düzenlenen 3198. kongresi gerçekten neyi değiştiriyor çok merak ediyorum. CHP'ye oy veremeyecek kadar cool olduğunu düşünen solcularla, CHP'den başkasına oy veremeyecek kadar tırsak Kemalistler'den mükellef bir ülkede neden hala Republican People's Party diye bir parti var? Onun yerine CHP'ye her seçim için 100 küsür milletvekili ve yol+yemek+SSK kontenjanı ayırmak daha mantıklı değil mi?  

Bu kadar fazla TMSF yıllarının Sabah Gazetesi kıvamını aldıktan sonra biraz da kefenin karşı tarafına yüklenme mecburiyeti hissediyorum ama şimdi değil zira ÇA-LI-ŞI-YOR-UM

Artvin Devleti ve "Client State" Olma Korkuları


Ne haber Se Se?

"60'lardaki Sol Hareket" tarzı başlıklar sende de "UEFA Galatasaray'ı" hissi yaratıyor mu? Gerçekten zamanın bir noktasında futbol sevgisini solculukla meşrulaştırma çabası karşılık bulacaksa bu iki kalıbın birbirini çağrıştırması sayesinde olacak gibi.

Bugün 186474 yılda bir gittiğim İstiklal Caddesi'nde Zaz ve türevi akordeon-vals ritmi-kadın vokal olan bir şarkı yerine bangır bangır ÇIRPINIRDIN KARADENİZ çaldığını duymak içinde bulunduğum Dünya'yı hiç anlamadığımı bana bir kere daha gösterdi. O an için her şeyi kenara bırakıp KENTEL BAYRAKÇILIK tarzı bir yerde henüz 13 saat önce dünyaya gözlerini açmış Azerbaycan bayrağına sarılıp sonsuza kadar mutlu şekilde ağlamak istedim. Hayatımda hiçbir şarkı bana ÇIRPINIRDIN KARADENİZ kadar duygusal gelmemiştir. İstiklal Caddesi belki de ilk defa bana BU VATAN tadında geldi. Ancak daha sonra aklıma İstiklal Caddesi'ndeki kalabalığın büyük kısmının hayatının bir noktasında Az TV izleyip "ne komik konuşuyorlar ehuehue" dedikleri geldi. Bütün bu kalabalığın aslında İyi Gün Azerileri olduğunu fark ettikten sonra bana yar olmayan mutluluğu Karabağ'a benzettim.

Bugün youtube'da search'e tıkladıktan sonra karşıma Hadise'den AŞK KAÇ BEDEN GİYER çıkmasıyla Türkçe edebiyata yönelik yargılarımı gözden geçirme kararı verdim. Bu şarkıyı Hadise değil de, Camus okuduğunu BAĞIRAN herhangi bir Türkçe Rock grubu söylüyor olsaydı şu anda news feed'im çok farklı olabilirdi. Bazen böyle kurmacalarımın büyüsüne kapılıp kendime çay yerine yeşil çay yaparım. Paralel evren anlayışımın nerede genişleyip nerede daraldığını umarım bu örnekle anlamışsındır.

Dünya'nın en büyük ATATÜRK heykeli Artvin'de açılışını bekleyedursun, ben Gürcistan'dan 296 paket kaçak sigara getirerek yine devletin GDP'si ile oynamanın tadını çıkartıyorum. Zamanın bir noktasında Yeşilay Derneği'nin Artvin'i ilhak edip kukla bir Artvin Devleti kurmasından o kadar endişe ediyorum ki en kısa zamanda Birleşmiş Milletler'de irredentalist Yeşilaycılar için kınama yayımlatabilirim.

Bu yazımı Hocalı yerine Xocalı yazan kötü gün Azerileri'ne adıyorum.

26 Şubat 2012 Pazar

Medya Yalanları


Naber SS?

Seni bilmem ama son günlerde İNTERNET ALEMİNDE o kadar fazla güncellenme ve arayüz değiştirme hadisesi oluyor ki kendimi II. Mahmut Osmanlı'sında gibi hissediyorum. Dört bir yanda haber siteleri, sosyal ağlar (hipster erkek esprisi: sosyal ağlarsa anam ağlar) ve platformlar değişikliğe gidiyor. Yüz yıl sonra bugünlerden "internette modernleşme çabaları" başlığı altında bahsederlerse hiç şaşırmam. Gerçekten şu sıralar interneti düşündükçe aklıma feodal düzenden, modern öncesi döneme geçilmiş ve şu sıralarda da moderniteye varıyormuşuz hissi geliyor. İnterneti uzakta beni bekleyen sevgili gibi düşünüyor olmam seni de derinden sarstı biliyorum ama en azından post-rock gruplarındaki elemanlardan isimleriyle bahseden bir DENYO olmadığım için sevinebilirsin.

Sen de İNTERNET ALEMİ kalıbını görünce kendini Star Gazetesi'nin bir zamanlar dağıttığı haftalık İNTERNET EKİ'ni okuyor gibi hissetmiyor musun? Küreselleşme kelimesinin trend olduğu yıllarda herhangi bir gazete KÜRESELLEŞME EKİ diye bir şeyi dağıttı mı çok merak ediyorum. Eğer böylesine BÜYÜLEYİCİ bir olayı çocuk kafamla kaçırmışsam kendimden nefret edeceğim. Bazen hayatımın geri kalanını sadece Türkiye basınındaki kolpalıkları düşünmekle geçirmeyi istiyorum. Balıkesir'de ALÇIPANLA kaplandığı için sürekli evin her tarafına tortu bırakan bir yazlığa taşınmaktan son derece daha makul bir istek benimkisi.

Bu sıralar gündem sana da çok DIŞ BASIN gibi gelmiyor mu? Dünya üzerinde yapılan her ekonomi zirvesinde Türkiye ekonomisinin son 28 DAKİKASINI övmek için çıldıran yabancı ve PARA SİHİRBAZI olduğu söylenegelen kişiler hakkındaki haberlerden kurtulmayı başarırsan bu sefer de karşına Suriye, Yunanistan gibi beribenzer ULUSLARARASI İLİŞKİLER haberleri çıkıyor. Ama Whitney Houston'ın neden öldüğünü önemsesen şad olman namümkün. Bu konunun kadının akrabalarınca bile hevessizce karşılanması gerçekten sürprizane.

Sürprizâne gibi benzersiz bir kelimeyi türettiğime göre bu yazımı da sonlandırabilirim. Hadi görüşürüz.

23 Şubat 2012 Perşembe

Sen Benim Kardeşimsin

Hanımlar Beyler,

Resim vs. kasamadım. Çok sert geldi çünkü bu sefer. Yazmaya başlamadan hemen önce Tatvan'ın coğrafi konumuyla ilgili google'a şöyle bi baktım, emin olduktan sonra bu notu düşmekte fayda görüyorum:

"Bu yazıyı okurken, karakterin çok ama çok sert bir Doğu Anadolu şivesiyle konuştuğunu göz önüne alın, zira yazarken şive olayına girmeye pek hevesli değilim. Ancak arada yansıtmaya gücümün yettiği kadar şiveli yazmaya çalışacağım.

Efendim kendisi Beşiktaş sahilinden bindiğim 62 numaralı otobüste arkamda oturuyordu. Yazacaklarım da onun telefon konuşmasını size aktarmaktan öteye gitmeyecek. Asıl önemli olan ise bana hissettirdikleri, sizinle paylaşmak isteyecek kadar duygulanmam. Kulak misafiri olmaya ortasından bir yerinden başlamış olsam gerek, bu genç adam telefondakine işvereninden yakınıyordu, orasından giriverdim. Daha fazla bilgi vermeyeceğim, gerisini size vücut dilim de anlatmicak -born to be sssttttaaaah- okuyun anasını satayım. Here we go

Yahu dedim sen bana ayran var demedin ki ben ne bileyim ayranın varmış... Diyor ki bana kağıda bakacakmışım... Sonra diyor sen yanlış yaptın, ne diyim ki. Neyse ben çıktım servise, ayvalık tostu göndermişler, adam kaşarlı tost istemiş, ayvalık tostunda sucuk salam turşu falan olur, bunda yok, ben adamdan yine de on lira aldım geldim haber verdim dedim haberiniz olsun ben on lira aldım, diyor ki bana yanlış yaptın, ben de dedim büyüklük bende kalsın geçeyim içeri tabak yıkayım. Geldi bana dedi sen giy montunu git, daha saat dört bak... Bi tabaklara baktım, bi buna baktım, -kolay gelsin falan hiç bişey yok haa- çıktım gittim zaten niyetim vardı. 750 lira alıyorum ben günlüğü 25 liraya çalışıyorum, (insert name here)i duydum yapacağı iş de arayacak diyecek çocuğunuzun şu saatte deneme sınavı var günde 50 lira alacak ne güzel iş. He ya, he... Bak bak, biz normalde müşteriye çay vermeyiz, aşağıda ardiyede var ama müşteriye yok. O gün dükkanın önünden geçerken görmüşüm (insert name here) hocamı tesadüfe bak, çağırmışım yemeğe gelin demişim, dedi bana biz yemek yedik ama senin bi çayını içerim, gittim hemen aşağı çayını getirdim. Geldi bana diyor yanlış yaptın sen bilmiyor musun müşteriye çay yoktur, dedim "bunlar normal insanlar değiller, sizin dinlediğinizden çok benim derdimi dinlemişler, 4 sene 5 sene hocalığımı yapmışlar, arkadaşlık etmişler, ben burada okul kazandım onların sayesinde, kalkmış bi de Tatvan'dan gelmiş ben ona bir çay götürmeyecek miyim, müşteri değil onlar." Hala diyor bana sen onu yapmayacaktın...

Bak hele ben servis atıyem, tabak yıkıyem, temizlik yapıyem, dışarı servise çıkıyem, AĞIZ KOKUSU ÇEKİYEM, OKUL KAZANMIŞIM OKUYEM, 750 lira para alıyem, onu da "minnet yapıyolar" adama.


-fin-

Kardeşim, canım kardeşim, tatlı kardeşim benim. Al montunu git diyen adamın karşısında bile hala tabaklara bakan o gözlerinden öperim. Böyle hikayeler mevcutken, hem de bu hikayeler çok uzakta değil burnumuzun dibinde İstanbul'un ortasındayken, hala gelip de okullarından, babalarının ayarladığı stajdan, otomasyondan, registry'den, bilmemsikimden şikayet edenler var ya, hay ben bu kaderin, bahtın, adaletin, sistemin, çarkın, paranın, pulun...

Umarım ilerde hali vakti yerinde olursun, hikayeni çalıştırdığın insanlarla paylaşırsın. Hem de haybeye "biz küçükken çoffakirdik" edebiyatı olmaz o, ben en büyük şahidinim.

9 Şubat 2012 Perşembe

You Must Obey the Dance Commander



Kaç para versem...


  1. Gece dışarda olduğunu bildiğin eski sevgilini ararsın, telefona cevap vermezse ev telefonunu arayıp annesine babasına "aradım ulaşamadım, siz ulaşabiliyor musunuz?" dersin;

  2. Açarsa da nerede takılıyorsa oranın ıncığını cıncığını istersin ondan, onu adeta koordinatları bildirmeye zorlarsın;

  3. Yine: eski sevgilinin yeni sevgilisine arkadaşlık talebi yollarsın Fbook'tan, Twitter'da da takip edip, bazı tweetlerini RT edersin;

  4. Ertesi sabah PwC'da mesaisi olan, senden 5 yaş büyük abinin bir kaşını banyo jiletiyle traş edersin;

  5. Yeni tanıştığın bir grup insana "dinlere inanmıyorum ama bir güç var" dersin;

  6. Yılmaz'ı meseneden sileceksin. (bu iddia konusu bile değil)

  7. Sushico'ya gidip gayet Türkiyeli olan personele "sushi prease" dersin;

  8. Fbook'ta "Müjdat Gezen & Levent Kırca - Cesaret İkilisi" postlarını paylaşırsın;

  9. Kim Milyoner Olmak İster'e katılıp telefon jokerinde Kenan Işık'ı ararsın; ya da

  10. Başkasının hikayesini kendi başından geçmiş gibi anlatırsın?

Cevaplarınızı bekliyorum desem yalan olur. Listenin devamı gelebilir ilerleyen günlerde.

31 Ocak 2012 Salı

K.S ve A.S

Naber SS?

Yukarıdaki başlıktan bir an için Kasım Sarıca ve Ayşen Silsile karakterlerinin başından geçen bir olay anlatacağım yanılgısına kapılabilirsin ancak olay göründüğü gibi değil.

Az önce dünyanın en komik keşfi gibi gelen bir şey buldum. Eğer ki şunu yazarsam çok komik oluyor:

Karda yürürken elini cebine sokma
Ahmet ALTAN  (s.a.v)

Olayın matematiğini kolayca anlayacağın için daha fazla detaya girmiyorum. Aklımda bu matematiği çok sık olarak her yerde uygulamak var. Sence de: "Söz konusu vatansa gerisi teferruattır" sözünü İbrahim Kutluay (k.s) olarak sahiplendirmek Dünya'nın gelmiş geçmiş en BÜYÜK esprisi değil mi?

Bir gün Mevlana(c.c)'yla alakalı bir belgesel çekip 120 yıl boyunca "Gül ve Mevlana: Her İşin Başı Sağlık", "Tasavvuf Kuantumunda Çileli Bir Hayat: Arif Erdem" tarzı kitaplar bastırmak istiyorum. Gerçekten de bir insana verilebilecek en büyük lütuf bu değil mi? İstediğini söylemek ve bunun hakkında KİTAP BASTIRABİLMEK. Hakikaten bu dünyada hiçbir şey KİTAP BASTIRMANIN yerini tutamaz gibime geliyor. Bir an için düşünsene; 19 yaşında sadece aşık olduğun için krizi fırsata dönüştürme düşüncesiyle şair olmaya yelteniyorsun ve birileri gelip sana: "Ya biz senin şiirlerinden bir KİTAP BASTIRMAK istiyoruz" diyorlar. Üstelik işin sonunda kendini bir TİTAN SAADET ZİNCİRİ ya da ALTINTEPE PROTESTAN KİLİSESİ VAKFI içerisinde de bulmuyorsun. Hakikaten o kitaplar basılıyor ve sonra sen blogger profilinde, Facebook'ta kısacası "About Me" yazan her yerde kitabının IDEFIX ve KİTAP YURDU bağlantılarını yazıyorsun. Gerçekten de eğer bir kere bile bunu yaşasaydım 12 yıl boyunca hiçbir doğum günümü kutlamamaya razı olurdum.

Kuantum'dan söz açılmışken, sence de kuantum sözcüğü bugünlerde "Doping" tarzı bir kelime gibi kullanılmıyor mu? Gerçi şimdi düşününce kuantum'u KOZMOS olarak da kullanıyor olabilirler. Bilemedim. Neticede sence de kuantum olması gerektiğinden çok farklı bir yerde kullanılmıyor mu? Tıpkı paragrafın başından beri KUANTUMU özel isim gibi imlaya tabii tutmamdaki gibi. 

Son iki yılımı sadece ama sadece "bir" sıfatını çok kullandığım şüphesi ile geçirdim. Hala sonuç alabilmiş değilim. Bazen yazdıklarımı "bir" kelimesini çıkarttıktan baştan okuyorum ancak buna rağmen bunca zamandır "bir" kelimesini fazla kullanıp kullanmadığımı çözemedim. Bu paragrafta dahi "Hala bir sonuç alabilmiş değilim" dememek için kendimi zor tuttum. Galiba gerçekten de fazla kullanıyorum bu sıfatı.

Uzun zaman sonra burada yazanları okuyup seven insanlar olduğunu bana gönderdiği mesajla hatırlatan Özgül Aklar'a ithaf ediyorum. Kendisi çok nazik ve iyi yürekli birisine benziyor. Tanısan seversin.

30 Ocak 2012 Pazartesi

Gülen Bebek Fotoğrafları


Naber 120 yıldır bir şey yazmadığım SS?

Günlerdir üzerimden atamadığım bir EL İŞİ havası var. Sürekli olarak kullandığım eşyalara YÜN KILIFLAR yapmak istiyorum. Eğer kılıf yapılamayacak bir şeyse bu sefer de üstüne INSPIRING RESİMLER koymak istiyorum. Bu el işi tutkum öyle bir hale geldi ki 9GAG'e post girdim. Sanırım en kısa zamanda GÜNE GÜLÜMSEYEREK BAŞLAMAK İÇİN 12 İPUCU tarzı yazılar yazmaya başlayacağım. Yakında buradaki bütün yazıları silip yerine GÜLEN BEBEK FOTOĞRAFLARI koyarsam hiç şaşırma.

Yaklaşık bir ay önce oldu ancak ben o günden beri blog tutmadığım için ancak şimdi söyleyebiliyorum: Geçen ay metrobüsten inen bir palyanço gördüm. İşin bomba kısmı metrobüste bir palyançonun olması değildi. Söz konusu palyanço metrobüsten inip yürürken sağa sola tükürüyordu. Gerçekten de o esnada bir fotorğaf çekseydim muhtemelen önümüzdeki 10 yılın tüm NOBEL FOTOĞRAFÇILIK ÖDÜLLERİNİ alabilirdim.

Yeni bir şey fark ettim. Az uyumaktan şikayet etmek 23yearsoldlamemonia olarak adlandırdığım bir hastalıktan kaynaklanıyor. Eğer biraz yetenekli olsaydım 23yearsoldlamemonia diye bir fact-graph çizer ve facebook'ta toplayacağım like'larla kendimi topluma faydalı biri zannederdim.

Zamanın bir noktasında insanlar etkileşim için siyaset-sanat-spor-mizah dallarını birer mazeret olarak kullanmayı bırakırlarsa işte o zaman UYGAR BİR DÜNYA inşa edebiliriz. Üstelik bunu yaparken nükleer silahları yasaklamamıza da gerek kalmaz

absurtkomedi.blogspot.com diye bir blog adresi olduğunu öğrendiğimden blog'lardan nefret ettiğim koca bir gerçek.

22 Aralık 2011 Perşembe

Dobrovski Oldum, Parmaktan Sonra

Ahhahahahaaaa

Ohhohohhohohooooo

Hihihihhhihihiiiiiiii

Heee heeee heee...

Kankutellolar,

Geçen gün övüne övüne, ballandıra ballandıra anlattığım action vardı hatırlarsınız.

Orada bahsi geçen 100 dolar var ya...

SAHTE ÇIKTI

Her neyse bu çok da önemli değil, benim geldiğim yerde bunlardan çok var.

Mehmet Ali Erbil olmak da var şu hayatta, şükredin lan.

20 Aralık 2011 Salı

Fransız Ekolü



Sabah uykusuzluğumu düşüne düşüne kendi adıma üzülmekten neredeyse ağlamaya başlayacağım dakikalardan birinde karşıma çıkan MOURINHO'LU inşaat reklamı gerçekten de beni hayata bağladı. Bu esnada 32 yaşında olmasına rağmen topluluk içinde Camus okumaktan utanmayan kadının DÜŞÜŞ kitabını okuduğunu fark ettim. Zincirlikuyu'da kendisine sıkıca sarılıp "kentsoylu yalancılar seni de kalabalıklar içinde yalnız kılmıyor mu?" diye kulağına fısıldamamak için kendimi zor tuttum. İnsanların 14 yaşındayken okuması gereken kitapları sonradan okurken GURUR duyması nereden geliyor çok merak ediyorum. Üniversitenin ilk yılında bir anda CAZCI ya da TANGOCU olmak kadar saçma bir şey varsa o da bu insanların gururu olsa gerek. Gerçi bir de üniversitenin ilk yılında FRANSIZCA öğrenmek için toplamda İKİ KUR Fransız kültüre giden erkek ve kadınlar var. onları da unutmamak lazım. Bir gün gerçekten de çok para kazanmam gerekirse sadece insanların bu ihtiyaçlarına hizmet eden bir " Le Café Du Tango et Jazz " açacağım. Ya da daha kolaya kaçıp Ece Ayhan şiirlerinden çakma şarkılar çalan kolpa bir Türkçe Rock grubu da kurabilirim.

Çok yakın zamanda "Suriye, asker, TFF,  ve sosyal medya" kelimelerinin yer aldığı bütün internet sitelerini filtreleyen bir sansür programı için Ulaştırma Bakanlığı'na dilekçe vereceğim. Hatta işi daha da ileri götürüp bütün bu kelimeleri içeren insanları da "siyasi simge" taşıdıkları gerekçesiyle KAMUSAL ALANDAN çıkartacak sahte bir Danıştay kararı yayımlayacağım. Şimdi düşündüm de bunu yaparken içinde Fransa geçen herhangi bir şeyin de konuşulmasını yasaklayabilirim. Hayatım boyunca Fransa'dan Fransız İhtilali ve Napolyon dışında insana heyecan veren bir şey çıktığını görmedim. French Fries gerçekten Fransızsa bunu da o iki şeyin yanın en önemli üçüncü olarak ekleyebiliriz. Ama gerçekten bu üçünün toplamı bile Sarkozy haberlerinin bende yarattığı tahribat kadar kuvvetli değil.

Bu aralar çok heyecanlıyım, televizyonu açtığımda karşıma "Dersimiz Türkçe" dendiği için bir anda konusu Dersim Katliamına bağlanan ve bir daha çıkamayan ilkokul sınıfından canlı yayın bağlantısı ne zaman gelecek diye bekliyorum.

Bu yazımı Mustafa Sarıgül'ün hayatımızda olmadığı her ay ülke çapında intiharların daha fazla arttığını ne zaman anlayacaklarını çok merak ettiğim yetkililere adıyorum.

18 Aralık 2011 Pazar

Onkoloji Sanatı

Naber SS?

Nihayet hastalığım geçti. Aslında iki gün önce geçti ancak YOĞUN HAYAT TEMPOM nedeniyle buraya yazamadım. Netbook'la blog yazmaya üşenmemi sanki çok koşuşturuyormuşum gibi satmayı denemem baya iyi.  Şu anda da erkek arkadaşının "meşgul adam" kolpalarından gına gelmiş kız blogger'lar gibi bu duruma eleştirel yaklaşıyorum. Halbuki herkes o kadının bunları blog'una yazdıktan sonra deşarj olup manitasına biraz daha tahammül kazandığını biliyor. Boşa zorlama ey kadın blogger "ilişkimiz bir yere gidemiyor" de ve ayrıl. Günlük kadın nefreti kotamı doldurduğuma göre programımızda "serbest zaman" olarak yazılmış dilime geçebiliriz.

Tayyip Erdoğan'ın kanser olma ihtimalinden o kadar korkuyorum ki ciddi ciddi bu konuda bir şeyler yapabilmek adına KANSER DOKTORU olup başbakanı kurtarma niyetindeyim. Onkolojinin kanserle ilgilenen tıp dalı olduğunu bilen herkes gibi bence ben de bu konuda fikir beyan edebilirim. Ama "patlıcanı yağda kızartmak kanser yapıyormuş" ya da "çay içerken serçe parmağı kaldırmak kansere iyi geliyor" tarzı muhabbetler bana hep dünyanın en çirkin amaçlarıyla söylenmiş yalanları gibi geliyor. Bu muhabbetleri her okuduğumda kanser olmaktan çok korkuyorum. Çünkü bir gün kanser olursam tüm bu kolpaları, evliliğini sürdürmek adına yediği koca dayağını kocasından farklı nedenlere bağlayan kadınlar gibi "ne olur ne olmaz" diyerek yalan olduğunu bile bile yapacağım. SSUKB'de bile kadına şiddet geçtiyse ciddi ciddi bu konu hayatımızın bir parçası olmuş demek.

Kadına şiddet denildiğinde sürekli sikko insanlar tarafından bir mizah unsuru olarak görülen sığınma evleri aklıma geliyor. Sığınma evleri üzerine başka konularda - Galatasaray'ın mor forması üzerine "mor çatı" esprileri - espri yapan insanların bu dünyadaki en kötü yürekli kişiler olduğunu düşünüyorum. Aynı kategoride yer alanların "amele" kelimesini de küfür olarak kullandığını hatırlatmakta yarar var. Hatta şive komiğinin de yine bu insanlara kuzen familyalarda sık sık yapıldığını söylersem yanlış bir laf etmiş olmam. Sonuçta hayatımda hiç sığınma evi görmedim. Bir kere bir dizide uyarlaması vardı o dizide de dizinin yan karakteri olan kadının kocası evi basıyordu. Bu yüzden de sığınma evlerini hep "kaçabilirsin ama saklanamazsın"  repliği ile hatırlarım. Bu repliği ilk defa TGRT'de "çocuklar servise binmeden evvel televizyon izlesin, oyalansın" mantığı ile verilen bir çizgi filmde duymuştum. O çizgi filmleri de hep "Kar yağışı nedeniyle tatil ilan edilen iller" sıralamasını beklerken izlemeyi sevmişimdir. İşin ilginci bu beklentiyle oturduğum televizyonun başından hiç hayal kırıklığı ile ayrılmadım. Ne zaman kar tatili beklentisine girdiysem o gün tatil oldu. Bu yüzden artık kar tatili beklentisine kolay kolay girmiyorum. Çünkü istediğim her şeyin eksiksiz yerine geldiği tek mecra orası.

Replik yerine tirat diyen insanların çoğunlukla yalandan sanatseverler olduğunu eminim sen de fark etmişsindir SS. Bu insanların başka bir türü de EDİP CANSEVER okuduğunu söyleyen kızlar ve hayatında bir tane bile dilekçe yazmamış ŞAİR erkekler oluyor. Bir insanın dilekçe ile derdini anlatamamasına rağmen nasıl şiir yazarak kendini ifade edebildiğini asla anlayamadım. Anlamadığım her şey gibi bunu da bir yalan olarak görüyorum.

"Serbest zaman"ın sonuna gelirken çekirdek kadar güzel bir şey olmadığını söylemek istiyorum.

8 Aralık 2011 Perşembe

This is KGB, Biatch

Selam SuSkevich,

Bugün size başımdan geçenleri anlatmak istiyorum. Bugün resmen kuryelik yaptım. HOROYİN kuryeliği gibiydi. Her ne kadar taşıdığım şey kahve çekirdeği de olsa paketi ulaştıracağım kişi Rus olduğundan olaya değişik bi hava kattı, yalan söylemeyeyim. Görevi pater familias'tan aldım, benimle pek bir alakası yok işin kahve boyutunun.

Aksaray'da bir oteli aradım önce. Oteli buldum, resepsiyondaki saçı arkadan kıl kuyruklu eleman, bana dışarda sigara içenlerin içindeydi en son dedi. Dışarı çıktım, etrafımda benden uzun Ruslar vardı (boyum 1.86 amına koyim).

"Good afternoon, I am looking for Mr. Stas, is he around?" asked Tumerg.

"Mister?!" laughed the Russian guys.

Nasıl hoşlarına gitti anlatamam. Kürt görünümlü İstanbul bebesi geliyor, kibar bir İngilizce'yle arkadaşlarını soruyor. Gül gül öldü ibneler... Aralarından biri bana Türkçe "abiye sor" derken, diğerleri hala birbirlerine "mister" diyerek gülüşüyordu. Herhalde arkadaş ortamında taşak geçilen, eziklerin efendisi bi tipmiş de o yüzden böylesine güldürdü mister denmesi diye düşündüm. Yapacak çok önemli işim vardı, ayrıca İngilizce konuşmuyorlardı. Bu sebeple hızla abinin yanına gittim.
Abi dediği, otelin olduğu köşede kuruyemiş satan, çok sert aksanlı bir Güneydoğuluydu. Stas kimdir nerdedir ona sordum. Abi bana bir lokanta tarif etti, yemeğe gittiğini söyledi ve ekledi:
"Beyaz saçlı, gğhkırmızı montu var."
Bulduğum yer tam bir esnaf lokantasıydı. Kadınlı erkekli Rus bir grup yemekteydi. Aralarında kırmızı montlu birini gördüm, beyaz da saçlıydı aynı zamanda. Masaya yaklaştım. Yaklaştıkça farkettim ki aslında 30 yaşlarında tall and well-built bi ademoğlu.
"Stas?" (Mister falan filan yok, götünüz kalkıyo sonra ibneler)

"Дa, кофе?"

"Coffee, evet."

Çantamdan küp şeklindeki kutuyu çıkartıp ona uzattım. Sonrasında olanlar biraz garipti; elini cebine attı ve hayvanoğlu hayvan gibi para tomarını eline aldı. İçinden bana 100 dolar verdi. Taksi paramı verecekleri doğruydu da, taksiye Gebze'den binmemiştim. Benjamin'le selamlaştıktan sonra Stas'a afiyet olsun dedim, sağol dedi. Bunları Türkçe yaptık.

Evet vakit kaybetmeden çıkardığımız sonuçlara geliyoruz:

1. Ruslar İngilizce konuşmuyor. İsteseler konuşurlar, gördük o kadar Red Alert Med Alert...

2. Ruslar kocaman. Putin ve kankası Medyeyevevev kısa örnekler. Sanki bu ikisini görmüş gibi örnek göstermem ise paha biçilemez.

3. Bir saat içinde girdiğim bu action: KGB Mode On.

На здоровье!

7 Aralık 2011 Çarşamba

Temel Hatalar Kitabı

Naber SiSi?

Son 12 saattir okula gitmediğim için kendimi o kadar çok tebrik ettim ki birazdan aynaya sarılıp ağlayabilirim. Ya da kendi duvarıma "Süpersin sen. Evet." gibi son derece kolpa bir sevgi gösterisinde bulunabilirim. Grip dışında herhangi bir hastalığa sahip olmak kadar güzel bir şey varsa o da bu yüzden okula gitmemek. Uzun bir aradan sonra ikiz yatakta yorganın altında ikindiye kadar hiçbir şey yapmadan sadece "ayağa kalkınca ne yesem?" düşüncesi ile vakit geçirdim. Normalde bunu belirtmenin insanın zaaflarını göstermek dışında bir işe yaramadığını bilirim ama sakin kafa ile kitap da okudum. O derece verimli bir gün oldu yani.

Kendim için iyi şeyleri yapabildiğim tek dönemin İş-Okul-Kadıköy üçgeni dışında kalan hastalık-nekahat zamanları olması sana da hüzücü geliyor olabilir ancak ben bu durumdan hiçbir sıkınç ve utanç duymuyorum.

Bazen insanların her şeyi bir kenara bırakıp imla kuralları ile savaşarak daha özgür bir dünya kurabileceğimizi düşünüyorum. Her kelimenin sonuna nokta koyup daha değişik ritimlerle farklı cümleler kuramıyorsak; "noktalı virgül" ve "de bağlacı" insanlara ayrımcılık yaptırıyorsa tüm bunlar imla kolpalığının suçu. Bu vakte kadar "oğlum oku baban gibi hammal olma" cümlesini imladan dolayı doğru yorumlayamayıp bir anda kendini HAYATI YANLIŞ ANLARKEN bulmuş insan görmedim.

Her e-5'ten geçişimde kendimi İstanbullu ve rahatsız gibi hissetmeme yol açan DEV BİNALAR yüzünden mi bilmiyorum ama uzun zamandır vapurlarla alakalı bir şey (gör+duy)*(-mImIktIyIm). Neden herkes bir anda vapurlardan bahsetmekten ve sanki varmış gibi bunun primini yapmaya çalışmaktan vazgeçti? Korkarım doğru cevap aslında herkesin vapurlardan gizliden gizliye nefret ettiği gerçeğinde yatıyor. Post-metrobüs İstanbul'unda insanların vapuru aslında sevmediklerini söylemeleri için hiçbir engel kalmadı. Vapurda çay içerken bir yandan da gazete okuyamayacak kadar konsantrasyon özürlü benim gibi milyonlarca insanın özgür kalmış olması beni o kadar rahatlatıyor ki. Kendi kaderini tayin hakkı almış bir halk gibiyim.

Çay içerken, gazete okuyup bir yandan da sigara içebilmeyi o kadar çok denedim ve her seferinde o kadar beceremedim ki bir yerden sonra bu üç aktiviteyi ayrı zamanlarda yapmayı bile bırakacaktım. Bu başarısız denemelerimin bazılarında sigarayı burun deliğime götürürken, çayı baldırlarımın üzerine sermeye çalıştığım dahi oldu. Bu üç eylemin hiçbirinde burun deliği olmamasına rağmen benim burnumu da dahil etme çabamın tek açıklaması vücudumun geri kalanının bu kocaman burnun sadece koku aldığına inanmaması olabilir. Gerçekten ben bile bazen bu kadar büyük bir burnun sadece koku almak için yüzümü işgal edemeyeceğini düşünüyorum. Burnumun, evrimin bir noktasında işlevini yitimiş bir YÜZ-EL gibi MUHTEŞEM bir uzuv olduğunu keşfedebilirim gibi geliyor.

Starbucks-Sodexho Güzergahı Yolcusu


Naber SS?

Geçen hafta korkunç bir risk aldım ve bir ticarete girdim. Bir haftalık harçlığımı pas geçip babamın sodexho'sunu kullanmayı kabul ettim. Yerin 129 metre altında çalışan babama verdikleri 1 saatlik molada yemek yiyebilmesi için sodexho vermelerinin mantığını sorgularmış gibi yapıp ajitasyon çekmeyeceğim. Şu hayatta en sevmediğim şey kolpadan ağlamak olabilir. Neticede elimde nerede geçtiğini hala tam olarak bilmediğim bir sodexho kart ve mekan kapılarında mavi sticker'lara yönelen bir algıda seçiciliğim var.

Bu sene bütün derslerimin aynı kampüste ve iki ders hariç aynı binada olduğunu söylemiş miydim bilmiyorum ancak bunun tek olumsuz sonucunu bu korkunç ticaretim sonucunda anladım. Okulda şu sıra tartışmaların odak noktası olan Starbucks dışında sodexho kartın geçtiği tek bir kantin yok. Artık terasta olmayan teras kantinde kartın geçip geçmediğini sorduğumda kasadaki kadının bana "bizde öyle şeyler geçmez" demesi kendimi banka kartlarını açtığı seyyar stand'la satmaya çalışan bir hizmet sektörü mensubu sanmama yol açtı. Kadının "öyle şeyler" derken neyi kastettiğini asla tam olarak öğrenemeyeceğim ama sorumun nesnesini pek tasvip etmediğini kolaylıkla anlayabiliyorum.

Hiç yapmadığım bir şeyi yapıp okulun popüler tartışma konusuna değineceğim çünkü bu konuda sanki çok bir önemi varmış gibi attığım gerizekalı tweet'in kızgın cevabına bir hayli üzüldüm. Hiçbir önemi olmadığı halde buradan da bu konudaki düşüncelerimi uzun uzun anlatırsam kendimi bir şey gibi hissedeceğimi umuyorum. İnsanın kendini özne gibi hissedebilmek için her polemikte fikir beyanatında bulunması kadar kötü bir şey olamaz. Ancak neticede eğer bir aptallık yaptıysanız tek çıkış noktanız gerizekalılığınızı türeterek bu konuda bir istikrar gösterebilmektir. Bu duruma uygun bir örnek de kötü şiir yazan kadınların aynı zamanda sikkoların sikkosu bir daktilo fotoğrafı çekerek kendini disiplinler arası gerizekalı kılması.

Bir an için Starbucks'taki eyleme katılanları yerip kendimi İK Kariyerizmi'ne sadık bir tip gibi gördüm de darlandım. Gerçi geçen sene Bebek Starbucks'ta adını bilmediğim içeceklerden  birini muhteşem cool'luğu ile içerken gördüğüm sözde-hassasların da eyleme katıldığını fark etmemle beraber İK Kariyerizm'i ile aynı saftaymışım gibi bir tweet girdim. Halbuki ben Starbucks'a eskaza girdiğinde "küçük çay ne kadar?" diye soran bir Recep İvedik imitasyonu olarak ne İsa ne Musa pozisyonunda takılıyorum. Acı gerçek, bundan sonra yemek yemek için sadece Starbucks'ın 5 liraya sattığı limonlu kekini satın alabilen bir sodexho'mun olması.

Kendimi yeterince ispatlamış yanılgısıyla bu post'umu da burada bitiyorum SS. Yakın zamanda bana sodexho'nun geçtiği kebapçıların listesini ulaştıracak birine de yemek ısmarlayabileceğimi belirtmek isterim.